Sign in

Özgür Yılgür

@ozguryilgur.bsky.social
189 followers 111 following 7 posts

Music & Culture Journalist linktr.ee/ozguryilgur

PostsRepliesMedia
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @feed.fayn.press.ap.brid.gy · 10/09/2026
Televizyona yaptığı başarılı kadın hikâyeleriyle tanınan Elizabeth Meriwether, kariyerinin en karanlık işi Furious ile kadın öfkesini odağına alıyor. Dizi adalet, travma, güç zehirlenmesi ve sistematik şiddet gibi birçok konuyu tartışmaya açıyor.
fayn.press
Çürümüş bir sistemle başa çıkmanın karanlık hâlleri: Furious
Furious dizisine dair bu yazı, henüz izlememiş olanlar için sürpriz kaçırıcı unsurlar içerebilir. İzlediğiniz filmleri, dizileri ya da tükettiğiniz diğer popüler kültür içeriklerini kabaca bir gözden geçirin. Birçoğunda bazı paralellikler fark edeceksiniz. Mesela bir seri katil hikâyesini düşünün. Genellikle öfkeli bir erkek karakter çıkar karşımıza. Belki yorulmuştur, belki haksızlığa uğramıştır, kimisinde gururu incinmiştir, travmatize edilmiştir ve sonucunda kontrolünü kaybetmiştir… Fakat neden öfkelendiğini, o öfkenin dayanağını sorgulamamız pek de gerek görülmez. En azından birçok anlatıda bu sorgulama çok da derinleşmez. Öfke daha çok bir karakter özelliği gibidir. Hatta kimi zaman karizmanın bir parçasıymış gibi gösterilip estetize de edilir. Aynı düşünme mesaisini bir kadın karakter için yaparsanız, matematiğin değiştiğini de fark edersiniz. Bir kadın karakterin öfkesi çoğu zaman açıklanması, nedenselleştirilmesi gereken bir vaka gibi çıkar karşımıza. _“Ne oldu da bu kadar sinirlendi? Ne zamandır bu öfkeyi içinde biriktiriyor? Aşırı tepki vermiş olabilir mi? Öfkesinde haklı mıydı?”_ benzeri sorgulamalara yöneltiliriz. İşin aslı, bu sorgulamanın kendisi bile kadınlar üzerinde bir iktidar kurma biçimi olarak değerlendirilebilir. Karakterin travmasını anlamaya hazır olsak da, sıra o travmanın beraberinde getirdiği kontrolsüz ve rahatsız eden duygulara geldiğinde işler değişir. Özetle popüler kültür, öfkeli olma hâlini kadınlara bir türlü yakıştıramaz. _New Girl_ , _The Dropout_ ve _Dying for Sex_ gibi başarılı dizilerin yapımcısı Elizabeth Meriwether’ın yeni projesi _Furious_ , tam olarak bu ezberi bozuyor. FBI ajanı Alice’in (Emmy Rossum) seri katil Catherine’in (Lola Petticrew) peşine düştüğü dizi adalet, şiddet ve kadın öfkesi gibi konuları konuşmamız için bolca alan açıyor. Elizabeth Meriwether ## Bir gorgon hikâyesi _Furious_ , 1987 yapımı _Black Widow_ filminden ilham alınarak yazılmış bir hikâyeye sahip. Fakat Meriwether, kaynak materyalin özünü tanınmaz hâle getirecek kadar dönüştürmüş ve günümüze uyarlamış. Zengin erkeklerle parası için evlenip, onları öldüren klasik “karadul” figürü yerine, kendisini istismar edenleri hedef alan bir anti-kahraman ile karşılaşıyoruz bu sefer. Dizinin pilot bölümünün adı _Gorgon_ , ki bu da boşa seçilmiş bir isim değil. Yunan mitolojisinde Poseidon tarafından tecavüz edilen ve ardından Athena tarafından lanetlenerek bir gorgona dönüştürülen Medusa’dan geliyor bu isim. Feminist söylemde direniş, kadın öfkesi ve ataerkil baskıya karşı başkaldırı sembolü olan Medusa’nın öyküsü, dizideki Catherine’in hikâyesiyle doğrudan örtüşüyor. Genç yaşta insan kaçakçılığı ve istismara maruz kalan Catherine, geçmişte yaşadığı bir trajedi sonucunda zengin ve nüfuz sahibi erkekleri tuzağına düşürüp öldüren, soğukkanlı bir seri katil olarak karşımıza çıkıyor. Onun peşindeyse, kariyerinin en alt basamağında kendini kanıtlamaya çalışan acemi FBI ajanı Alice var. Temelde basit bir intikam ve kedi-fare kovalamacası anlatısı gibi gözükse de, bölümler ilerledikçe daha derin konulara giriyor _Furious_. FBI ajanı Alice rolünde Emmy Rossum ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
011
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @feed.fayn.press.ap.brid.gy · 20/08/2026
Oyunculuk kariyerini kamera arkasına da taşıyan Olivia Wilde, üçüncü filmi The Invite ile izleyiciyi bir çift buluşmasına davet ediyor. Tek mekânda geçen film, mizahı kadar ilişkiler üzerinden tartışmaya açtığı konularla da epey dikkat çekiyor.
fayn.press
Tatlı bir karmaşaya davetiyeniz var: The Invite
Bir ilişkinin kötüye gittiğini ne zaman anlarsınız? Partnerinizle duygusal ya da sosyal olarak paylaşacak bir şeylerinizin kalmadığını anladığınızda mı mesela? Veya aranızdaki ten uyumunun kaybolduğunu fark ettiğinizde mi? Yoksa aradaki bağların koptuğunu içten içe hissetseniz de mutluymuş gibi görünme telaşının baskın geldiği anda mı? Bu soruları kendinden emin bir şekilde yanıtlamak çok zor elbette. Hele ki hayatın hızla bir rol yapma oyununa dönüştüğü, performans kaygılarımızın tavan yaptığı şu günlerde… Fakat sıklıkla dertsiz başımıza dert alıp, asla tek ve sabit bir cevabı olmayan bu meseleleri sorgularken buluyoruz kendimizi. Ne de olsa insanlık olarak üzerine sayfalarca kitap yazdığımız, sayısız şarkılar bestelediğimiz meselelerin başında geliyor ilişkiler. _Booksmart_ (2019) ve _Don’t Worry Darling_ (2022) ile oyunculuk kariyerinin yanına yönetmenliği de ekleyen Olivia Wilde, yeni filminin satır aralarına bu soruları gizlemiş. İspanyol yönetmen Cesc Gay’in _Sentimental_ (2020) filminden uyarlanan _The Invite_ , bir akşam yemeğinde buluşan komşu iki çiftin masasına davet ediyor bizleri. Ufak bir mekânda geçen film, hem çok başarılı bir romantik komedi hem de sıkı bir zihin jimnastiği vadediyor. Bize de bu sporu yapmak kalıyor. ## Tüm seçenekler masada Angela (Olivia Wilde) ve Joe (Seth Rogen) dışarıdan bakıldığında sade bir evliliğe, ufak bir eve ve düzenli bir hayata sahip sıradan bir çift olarak karşımıza çıkıyor. Gençliklerinden beri birlikte olan çiftimiz, bir çocuk büyütme sorumluluğu da almış durumda. Kısacası toplumun genel kanısına uygun bir çekirdek aile gibi görünüyorlar. Birbirine sadık, iyi günü de kötü günü de birlikte göğüslemeye yemin etmiş bir ikili. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
011
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @feed.fayn.press.ap.brid.gy · 17/07/2026
Kendine özgü sinema diliyle her zaman gündem yaratan Christopher Nolan, bu sefer de insanlık tarihinin en eski hikâyelerinden birini yorumluyor. Başarılı yönetmen, yeni filmi The Odyssey ile izleyiciyi antik bir yolculuğun ortasına fırlatıyor.
fayn.press
The Odyssey: Nolan’ın eve dönüş hikâyesi
Joseph Campbell’a göre insanlığın binlerce yıldır anlattığı hikâyelerin özünde aynı denklem yatar. Kahraman evinden ayrılır ve bir yolculuğa koyulur. Başından türlü türlü şeylerin geçtiği bu yolculuğun sonunda ise yeniden evinde alır soluğu. Mekan aynıdır, suretler aynı… Fakat ne o ev ne evde kalanlar ne de kahramanın kendisi aynı değildir artık. Hikâye başladığı yere dönse de arada geçen zaman her şeyi değiştirmiştir. Mevzubahis bu formül, 2 bin 700 yıl kadar önce Homeros tarafından _Odysseia_ destanı ile yazmıştı aslında. Onun hikâyesinde İthaka Kralı Odysseus, on yıl süren Truva Savaşı’nın sonunda evine, eşine ve oğluna dönmeye çalışır. Fakat eve dönüş yolunda kaybolur ve on yıl boyunca yolunu bulmaya uğraşır. Bu dönüş yolu esnasında başına gelen insani ya da mistik her olay da Odysseus’u bir iç yolculuğa sürükler. Antik anlatılardan bilim kurguya kadar birçok farklı hikâyede bu antik matematiği takip ediyoruz kısacası. Formülü kadar, destanın kendisi de defalarca yorumlandı elbette. Batı edebiyatının temel taşlarından kabul edilen bu epik eseri, bu sefer de _Inception_(2010), _Interstellar_(2014) ve The Dark Knight serisi gibi filmlerin yönetmeni Christopher Nolan’ın gözünden izliyoruz. Üstelik 250 milyon dolara yaklaşan bir bütçe, Anne Hathaway, Tom Holland, Robert Pattinson, Charlize Theron, Zendaya, Lupita Nyong'o, Elliot Page ve daha birçok yıldız isimin yer aldığı görkemli bir oyuncu kadrosu ve teknolojinin sağladığı imkânlar eşliğinde… Peki bizim perdede izlediğimiz şey, tüm bu üretim ve pazarlama bütçelerine değer bir eser mi? ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
011
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @feed.fayn.press.ap.brid.gy · 28/04/2026
Küçük bir hata nasıl büyük bir kaosa dönüşür? Boran Kuzum’un da oyuncuları arasında yer aldığı Big Mistakes bu sorunun izini sürüyor. Netflix’in ABD yapımlarında rol alan ilk Türk oyuncu Kuzum ile dizinin hikâyesini, canlandırdığı Yusuf karakterini ve ABD’deki oyunculuk serüvenini konuştuk.
fayn.press
Boran Kuzum: “İlk işimmiş gibi heyecanlıydım”
Boran Kuzum, Türkiye’de yeni neslin en dikkat çeken oyuncularından biri… Şimdilerdeyse kariyer hanesine Netflix’in ABD yapımlarında rol alan ilk Türk oyuncu olma unvanını da ekledi. Kuzum, _Schitt's Creek_ (2015 - 2020) dizisiyle dört Emmy ödülü kazanan Dan Levy’nin yaratıcılığını, yapımcılığını ve başrolünü paylaştığı, kara mizah ve aksiyonun arasında aile olmanın yüküne odaklanan yeni Netflix dizisi _Big Mistakes’_ te oynuyor. Birbirlerini anlamakta güçlük çeken, bağ kurmakta zorlanan, gittikleri her yere kaosu da getiren geçimsiz iki kardeşin, yaptıkları ufak bir hata nedeniyle mecburen yakınlaşmasının ve gittikçe büyüyen hatalar silsilesinin bir öyküsü bu. Boran Kuzum’dan diziye dahil olma sürecini, canlandırdığı Yusuf karakterinin dönüşümünü ve ABD’deki oyunculuk serüvenini dinledik. **_Big Mistakes’_ ten öncesiyle başlayalım. Aslında siz son üç yıldır ABD’de oyunculuk yapabilmek için çalışıyordunuz. Bu süreci biraz anlatabilir misiniz?** Türkiye’de de bir kariyer kurmak kolay değil aslında. Ben 18 yaşımda konservatuvar için İstanbul’a gelmiştim. Genç yaşlarımda da bir şeyler başarmak istedim hep. O yüzden de dört sene okulun bitmesini beklemek yerine hemen görüşmeler yapmaya başladım. Fakat bir rol alabilmem üç yıl sürdü. Sonra bir kariyer kurmaya başladım elbette, ama hiçbir zaman bir oyuncu olarak _“Ben artık tamamım, yerim garanti.”_ diyemedim Türkiye’de. Bunu diyememek de güzel bir şey aslında. Her zaman yapabileceğin ya da öğrenebileceğin yeni bir şey çıkıyor karşına. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
013
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @feed.fayn.press.ap.brid.gy · 09/04/2026
Düğününüze bir hafta kala partnerinize dair şüphe uyandıran bir gerçeği öğrenseydiniz, ne yapardınız? Yakın dönemin parlayan yönetmenlerinden Kristoffer Borgli, yeni filmi The Drama’da bu soruyu kucağımıza bırakıyor ve konfor alanlarımızın sınırlarını zorluyor.
fayn.press
The Drama: Hastalıkta, sağlıkta ve paranoyada
Hoşumuza gitse de gitmese de sert bir hakikat sonrası _(post-truth)_ döneminden geçiyoruz. Neyin gerçek neyin sahte, kimin haklı kimin haksız olduğunu tespit etmek epey zorlaştı bizler için. _“Mutlak bir iyiden ya da mutlak bir kötüden söz edebilir miyiz?”_ gibi varoluşsal dertler de bir sarkaç gibi tepemizde sallanıyor. Başkalarını yargılarken bu soruları cevaplamak çok daha kolay. Fakat çuvaldızın ucunda sevdiklerimiz ya da bizzat kendimiz olunca, o denklemi çözmek hayli zor. Biraz da bu yüzden kolay olanı seçmeye ve konfor alanlarımızda kalmaya teşne hâle geldik. Son yılların en maharetli huzursuzluk mimarlarından Kristoffer Borgli ise bizi o konfor alanlarından çıkarmak için yemin etmiş gibi duruyor. Norveçli yönetmen 2022’de, narsisizm meselesini odağına aldığı _Sick of Myself_ ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bir sonraki filmi _Dream Scenario_ (2023) ile kolektif bilinçaltının ne tür kâbuslar üretebileceğini düşündürttü izleyenlere. Yeni filminde ise direksiyonu romantik ilişkilere kırıyor. _The Drama_ , sonunda _“iyi günde ve kötü günde”_ diye yeminler edilen evlilik kurumu aracılığıyla, zihnimize daha büyük sorular ekiyor. ## Bizi tanımlayan şeyler Bir insanı gerçek anlamda tanıyabilmeniz mümkün mü? Aynı kitapların sayfalarında kaybolabilirsiniz. Birbirinizin cümlelerini tamamlayabilirsiniz. Birlikte yaşayabilir, ortak bir geleceği hayal edebilirsiniz… Ama bunların hiçbiri o insanı gerçekten tanımak için yeterli olmayabilir. Zira birçoğumuzun sakladığı sırlar var. Bazen utançtan, bazen de korkudan dile getirmeye çekindiğimiz sırlar… İşte _The Drama_ da tam olarak bu noktadan başlıyor sorularını sormaya. Dışarıdan bakınca kusursuz gözüken Emma (Zendaya) ve Charlie (Robert Pattinson) çiftinin hikâyesini izliyoruz filmde. Son derece romantik bir tanışma anı, birbirini destekleyen ve tamamlayan bir çift dinamiği ve en nihayetinde gelen evlilik kararı… Konforlu bir romantik-komedi gibi başlıyor film. Ta ki çiftimizin düğünlerine bir hafta kala yakın arkadaşlarıyla çıktıkları akşam yemeğine dek. O sahnede masaya bir bomba gibi düşen _“Şimdiye kadar yaptığın en kötü şey nedir?”_ sorusuna Emma’nın verdiği cevap, filmin atmosferini de tamamen değiştiriyor. Emma’nın itirafıyla masada bir mahkeme kuruluyor. Aniden diğer karakterlerin kendi kötücül eylemlerini örtbas ettkileri, iç hesaplaşmalarını bir kenara bırakıp Emma’yı yargıladıkları bir akışın içerisinde buluyoruz kendimizi. Borgli burada çok zekice bir tercih yaparak Emma’yı bir suçludan ziyade empati kurulması gereken bir kişi olarak konumluyor. Zira Emma, diğerlerininin aksine kötücül düşüncelerini eyleme geçirmek yerine, onlarla yüzleşmiş ve kendisini dönüştürebilmiş bir karakter. Fakat masanın karşı tarafındakiler gerçeği kabullenmek bir yana onu manipüle etmeye çalıştıkça asıl dramanın daha derinlerde yaşandığını fark ediyoruz. Borgli bu sayede, soru dağına yeni bir katman çıkıyor: _“Bizi tanımlayan şey nedir? Düşündüklerimiz mi yoksa eylemlerimiz mi?”_ Filmin çok önemli bir kısmında bu soruyu hem karakterlere hem de kendimize yöneltiyoruz. ## Empati sınavı _The Drama_ ’yı tek bir cümleyle anlatmak zor. Ancak mecbur kalsam, “ _İyi bir empati sınavı”_ derdim. Zira Emma gibi Charlie ile de benzer bir bağ kurmamız isteniyor. Film, _“Böyle bir durumda ben olsam ne yapardım?”_ sorusunu düşürüyor aklımıza. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
011
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @feed.fayn.press.ap.brid.gy · 18/03/2026
Ayrıksı sinema diliyle tanıdığımız Wong Kar-wai, 10 yıl aradan sonra Blossoms Shanghai ile karşımızda. Çin’in ekonomik ve kültürel dönüşüm geçirdiği yıllarda geçen dizi, neon ışıklarının ortasında hırs, rekabet ve güç ilişkilerini odağına alıyor.
fayn.press
Blossoms Shanghai: Çin’in dönüşümüne ışık tutan dizi
Malumunuz, her şeyin inanılmaz bir hızda aktığı zamanlardan geçiyoruz. Dikkat sürelerinin saniyelere düştüğü, “üç saniyede kanca at” kurallarının etrafımızı sardığı bir dönemde, istesek de istemesek de bir yerlere savrulup duruyoruz. Sürekli vites yükselten bu hızdan sinema da nasibini alıyor elbette. Artık her sahnede odağımıza bir kanca fırlatılıyor. Hedefi tutturmaksa zor. Neyse ki bu gidişata karşı koyan “aykırılar” da var hâlâ. Çinli yönetmen Wong Kar-wai de o aykırılardan biri. Daha önce Kar-wai’nin filmlerini izlemiş olanlar bilirler, jenerik akmaya başladığında hikâye tam olarak bitmez aslında. Bilakis, karakterlerin cümleleri zihnimizde yankılanmaya devam eder uzun bir süre. Belki de bu yüzden her şeyi unutmaya teşne olduğumuz 2020’lerin hırçın akışında; _Chungking Express_ (1994), _Fallen Angels_ (1995), _In the Mood for Love_ (2000) ve _2046_ (2004) gibi filmleri zihnimizin bir köşesinde konaklamaya devam ediyor. Ne var ki 2013’te izleyiciyle buluşan _The Grandmaster_ ’dan sonra uzun bir sessizliğe büründü Kar-wai. 10 yıl boyunca yeni bir film yayınlamasa da 2017’den bu yana Jin Yucheng’in _Blossoms_ isimli romanı üzerine çalışıyordu. Nihayetinde kariyerindeki ilk televizyon dizisi olan 30 bölümlük _Blossoms Shanghai_ ile döndü. MUBI’de her ay 10 bölümü yayınlanacak dizi, izleyenleri Çin’in ekonomik ve kültürel dönüşüm yaşadığı bir döneme götürüyor ve Şanghay’ın “altın yıllarında” geçen entrika dolu bir rekabet öyküsünün içine sürüklüyor. ## 0’dan 8’e Jin Yucheng, romanında 1960’tan 2000’e kadar geniş bir zaman aralığında Şanghay’daki yaşama odaklanıyordu. Bu yıllarda Çin, ciddi bir dönüşüm geçirmişti. Özellikle 70’lerin sonunda Deng Xiaoping dönemiyle başlayan reform ve dışa açılım politikalarıyla ülke, devlete bağlı ekonomiden piyasa odaklı bir sisteme geçmişti. Uluslararası kapitalizm sözde komünist bir ülkede milyonerler yaratıyor, Şanghay Borsası daha ilk yıllarında epey hararetli seyrediyordu. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
011
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @feed.fayn.press.ap.brid.gy · 04/03/2026
Sinemanın nevi şahsına münhasır isimlerinden Jim Jarmusch, yeni filmi Father Mother Sister Brother ile aile meselesini kadrajına alıyor. Film, üç farklı ailenin hikâyesi üzerinden, kan bağıyla kurduğumuz ilişkilere yönelik zihin kaşıyan sorular soruyor.
fayn.press
Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş: Aynı dertler, farklı yerler
İnsana dair en övünerek bahsettiğimiz şeylerden birisi sosyal bir canlı oluşu. Hepimiz kurduğumuz bağlarla değişiyoruz. O etkileşimler bazen daha iyi, bazen de daha kötü bir insana dönüştürebiliyor bizi. Fakat kiminle bağ kuracağımızın seçimi çoğunlukla bize ait. Sosyalleşebilme kabiliyeti, mesafe koyabilme maharetiyle birlikte geliyor sonuçta. Fakat büyük hem de çok büyük bir istisna var bu bağ kurma meselesinde. Hiçbirimizin seçemediği, öyle veya böyle kurmak durumunda kaldığı bir kan bağı duruyor hayatımızın tam ortasında. Kimi için kutsal, kimi için sahte; kiminin sığındığı liman, kiminin kaçtığı travma aile dediğimiz şey. Sinemanın ayrıksı yönetmenlerinden Jim Jarmusch da, yeni filmi _Father Mother Sister Brother_ ’da odağını toplumun en küçük yapı birimine çeviriyor. 2025 Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ile ayrılan film, Jarmusch’un o çok sevdiği parçalı anlatı yapısına geri dönüşünü de temsil ediyor. Film Amerika, İrlanda ve Fransa’da geçen üç farklı hikâye ile, ailenin evrensel anlamını sorguluyor. Koptu sanılan bağların aslında nasıl kök saldığını, ailenin sırtımızda taşıdığımız bir yük olup olmadığını ve kaçamadığımız aile buluşmalarının sıkıcılığını odağına alıyor. ## Sahte Rolex Popüler kültür, aile olma meselesini genellikle ya aşırı romantize edilmiş bir sevgi yumağı ya da toksik ve gürültülü bir savaş alanı olarak resmetmeye teşne. Jarmusch ise filmde aileyi mecburi bir birliktelik hâli olarak ele alıyor. Hikâyelerdeki karakterlerin tamamı, ebeveynlerinden uzaklaşmış ve tamamen kendi hayatını kurmuş çocuklardan oluşuyor. İki tarafın da birbirine yabancılaştığı durumları izliyoruz. Ancak Jarmusch’un zekice kurduğu diyaloglar ve uzun sessizlik anlarında bir şeyi fark ediyoruz: Ne kadar uzağa gitsek de, bağları kopardığımızı düşünsek de, her daim ebeveynlerimizin etkisini heybemizde taşıyoruz. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
011
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @feed.fayn.press.ap.brid.gy · 13/02/2026
İki erkeğin X’te başlayan ego savaşı ne kadar tuhaf noktalara varabilir? Doğu Yücel’in yeni kitabı Trol, bu soruyu merkezine alıyor ve gerçek ile absürdü birbirine katıyor. Bu hikâyeyi ve düşündürdüklerini Doğu Yücel ile konuştuk.
fayn.press
Doğu Yücel: “Troller tepişiyor, çimenler eziliyor.”
Kaan Balaban… Televizyonun aranan jönlerinden. Kimileri için gençlik aşkı, kimileri için ideal damat adayı. Ekranın büyüsü sürdüğü müddetçe onun için her şey yolunda. Fakat kameralar kapandığında küstah, kaba ve huysuz birine dönüşüyor. Ama atladığı bir şey var… Eğer herkesin gözü önündeyseniz altınızdaki zemin de kayganlaşır. En ufak hatanız, rolden çıktığınız tek bir an bile aleyhinizde delil olarak kullanılır. İşte o hata anlarından birinde tüm itibarı altüst oluyor Kaan Balaban’ın. Kel Örümcek isimli bir X profilinin attığı tweet ile önünü alamadığı bir linç partisinin öznesi olarak buluyor kendini. Ve olaylar _“_ E bu kadarı da olmaz… Yani… Olabilir mi ki?_”_ dediğimiz noktalara varıyor. Doğu Yücel’in yeni kitabı _Trol_ , bu iki erkeğin ego savaşı üzerinden gerçek ile absürdü birbirine katıyor. Kitap, okuyucusuna kim haklı kim haksız ikilemi yaşatırken aynı zamanda günümüzün tartışılan konularını da sorgulatıyor. Sosyal medyada büyüyen linç kültürü, _cancel culture_ (iptal kültürü) hareketleri, ifşalar, sokak eylemleri ve ünlülerin toplumsal sorumlulukları… İşte tüm bunları anlatan ve yeni çıkan _Trol kitabının yazarı_ Doğu Yücel ile buluştuk ve _Trol’_ ün izini sürdük. **Geçen yıllarda _Öldüğünü Google’dan Öğrenen Adam_ kitabınız için bir söyleşi yapmıştık. O röportajda _“Okurların hayal dünyasını trollüyorum.”_ demiştiniz. Şimdiyse sadece okurların değil Kaan Balaban’ın da hayatını trollüyorsunuz. Bu sefer doğrudan bir trolün hikâyesini kaleme alma motivasyonunuz neydi?** Bu buluşmadan önce benim de aklıma o röportajın başlığı geldi. _“Aynı şeyi yapıyor muyum, yine okuru trollüyor muyum?”_ diye sorguladım ve o günden bu güne bir fark olduğunu fark ettim. Ülke değişti, yaşadığımız ortam değişti… Artık benim trollememe gerek kalmadı, zaten normalimiz anormal. Daha önceki kitaplarımda gündelik hayatı sıradan ve monoton bulduğum için onu tepetaklak ediyordum. Şimdi hayatın kendisi bizi trollüyor zaten. Ülke, siyasetçiler, sanatçılar, patronlar, komşular, herkes… Aslında bu defa olanı yazdım. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
023
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @feed.fayn.press.ap.brid.gy · 13/02/2026
Son dönemin en parlak yönetmenlerinden Chloé Zhao’nun yeni filmi Hamnet, keder ile baş etmenin iki kutbunu perdeye yansıtıyor. 8 dalda Oscar adayı olan film, kabuk bağlayan yara misali izleyende derin bir iz bırakıyor.
fayn.press
Hamnet: Acının iki farklı yüzü
Bir film, bir insanda nasıl bir iz bırakabilir? Oscar ödüllü Chloé Zhao’nun yönettiği _Hamnet_ ’i izledikten sonraki günlerce aklımda dönüp duran soru tam olarak buydu. Elbette beni ağlatan ne ilk ne de son filmdi bu. Ancak sosyal medyadaki ya da çevremdeki insanların yorumlarını da hesaba katarsam, filmin kollektif bir iz bıraktığını rahatlıkla söyleyebilirim. Maggie O’Farrell’ın aynı isimli romanından uyarlanan _Hamnet_ , kederi ve onunla baş etme şekillerini merkeze alıyor. Jessie Buckley’in harikalar yarattığı Agnes ve Paul Mescal’in can verdiği Will’in acıya karşı gösterdiği refleks, izleyicinin ruhunda önce bir yara açıyor, sonra da şefkatle o yaranın kabuk bağlamasına yardımcı oluyor. Fakat bu yaranın izini uzunca bir süre üzerimizde taşıyacakmışız gibi duruyor. ## Olmak ya da olmamak… Gerçekten de bütün mesele bu mu? Shakespeare’in en büyük eserlerinden _Hamlet_ , _“Olmak ya da olmamak…”_ sorgulamasıyla, yüzyıllardır insanlığın zihnini kurcalıyor. Sık sık onun kalemindeki dehayı, oyunlarını ve kelimelerini konuşuyor, cümlelerinin alt metnindeki anlamı keşfetmeye uğraşıyoruz. Fakat o kelimelerin arasındaki eslerde, satır aralarındaki sessizliklerde de bir şeyler saklanıyor aslında. Maggie O’Farrell’in 2020’de yayımladığı romandan çok etkilenen Zhao da kamerasını 16. yüzyılın Stratford’una çeviriyor ve küçük evlerinin arasındaki çamurlu yollarda o sessizliğin peşine düşüyor. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
012
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @fayn.press · 19/01/2026
Türkiye’nin Megastarı Tarkan, uzun bir aradan sonra duyurduğu sekiz gecelik İstanbul konserleriyle kolektif bir heyecan dalgası yarattı. Belli ki Tarkan’a olan hayranlığımız bitmiş değil. Peki ama onu ne kadar iyi tanıyoruz? @ozguryilgur.bsky.social yazdı: www.fayn.press/herkesin-bil...
fayn.press
Herkesin bildiği, kimsenin tanımadığı Megastar: Bir Tarkan portresi
Türkiye’nin Megastarı Tarkan, uzun bir aradan sonra duyurduğu sekiz gecelik İstanbul konserleriyle kolektif bir heyecan dalgası yarattı. Belli ki Tarkan’a olan hayranlığımız bitmiş değil. Peki ama onu...
021
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @fayn.press · 05/10/2025
Gündüz Apollon Gece Athena, annesinin hayaletini arayan Defne ve ona eşlik eden hayaletleriyle izleyeni hem gülümsetiyor hem üzüyor hem de bu coğrafyaya dair birçok şeyi sorgulatıyor. @ozguryilgur.bsky.social filmin yönetmeni Emine Yıldırım & yapımcısı Dilde Mahalli ile konuştu:
fayn.press
Gündüz Apollon Gece Athena: “Bizim uçmaya hakkımız var.”
Türkiye sinemasına ferahlık getiren Gündüz Apollon Gece Athena vizyonda. Filmin yönetmeni Emine Yıldırım ve yapımcısı Dilde Mahalli ile buluştuk. Filmin hikâyesini, antik kentleri, sinema sektörünü ve...
031
Özgür Yılgür @ozguryilgur.bsky.social · 15/08/2025
Bir süredir Spotify, CEO'su Dainel Ek'in yatırımları ve Türkiye'deki soruşturma meselesiyle gündemde. Tartışmalar üzerine yazdım. @fayn.press'deki yazımı okumak için 👇
fayn.press
Müzik kimin için çalıyor?
Spotify, son günlerde Türkiye’deki editörlerine yönelik başlattığı soruşturmayla anılıyor. Ama dünyada da müzik dışı ve çok tartışmalı bir konuyla gündemde. Platformun CEO’su Daniel Ek’in savaş teknol...
000
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @fayn.press · 15/08/2025
Müzik kimin için çalıyor? @ozguryilgur.bsky.social, Spotify CEO'sunun bir savaş teknolojileri şirketine yaptığı 600 milyon euroluk dev yatırımın ardından platforma yönelik artan tepkilere mercek tutuyor:
fayn.press
Müzik kimin için çalıyor?
Spotify, son günlerde Türkiye’deki editörlerine yönelik başlattığı soruşturmayla anılıyor. Ama dünyada da müzik dışı ve çok tartışmalı bir konuyla gündemde. Platformun CEO’su Daniel Ek’in savaş teknol...
011
Reposted by Özgür Yılgür
DİSK Basın-İş @diskbasinis.org · 18/07/2025
Hedef: Freelance Yasası! 📆19 Temmuz 2025 Cumartesi 🕑14.00 📍Tüm Bel-Sen Genel Merkezi Konferans Salonu Kızılay, Sümer 2 Sok, 29 Çankaya/Ankara
031
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @fayn.press · 11/07/2025
Apaçık Radyo şu sıralar 30’ncu yılını kutluyor. Bu 30 yılda ülkede iyi bir şeyler yapmaya çalışan pek çok insan gibi başlarına çeşit çeşit iş açıldı. Bu uzun soluklu mücadeleyi ve macerayı dinlemek üzere Ömer Madra ve Didem Gençtürk ile buluştuk.
fayn.press
Apaçık Radyo: “Ne mutlu ki bazı şeyler bir türlü kapanmak bilmiyor.”
Apaçık Radyo şu sıralar yayın hayatının 30. yılını kutluyor. Bu uzun soluklu macerayı dinlemek üzere radyonun kurucularından Ömer Madra ve Yayın Koordinatörü Didem Gençtürk ile buluştuk. 30 yılın hikâ...
022
Özgür Yılgür @ozguryilgur.bsky.social · 11/07/2025
Sevgili Ömer Madra ve Didem Gençtürk ile @apacikradyo.com.tr'nin 30 yıllık macerasını konuştuk. @fayn.press'te yayında.
fayn.press
Apaçık Radyo: “Ne mutlu ki bazı şeyler bir türlü kapanmak bilmiyor.”
Apaçık Radyo şu sıralar yayın hayatının 30. yılını kutluyor. Bu uzun soluklu macerayı dinlemek üzere radyonun kurucularından Ömer Madra ve Yayın Koordinatörü Didem Gençtürk ile buluştuk. 30 yılın hikâ...
031
Özgür Yılgür @ozguryilgur.bsky.social · 10/07/2025
Sevgili @serkanaltunigne.bsky.social ile yaptığımız röportaj bir süredir @fayn.press'da yayında.
fayn.press
Serkan Altuniğne: “Kamplaşma bizim ata sporumuz gibi bir şey oldu.”
Mizah dergilerindeki çizimleriyle tanıdığımız Serkan Altuniğne, son yıllarda stand up sahnesinde de bizleri güldürüyor. Altuniğne ile ilk gösterisi “Çizmeye Üşendim”den yola çıkıp Türkiye’nin mizahla ...
031
Özgür Yılgür @ozguryilgur.bsky.social · 28/06/2025
Sevgili @cemyuzumoglu.bsky.social ile yaptığımız röportaj @fayn.press'da yayında.
fayn.press
Cem Yiğit Üzümoğlu: “Toplumsal meselelerde kayıtsız kalmamak sanatçı olarak değil, insan olarak sorumluluğum.”
Cem Yiğit Üzümoğlu, farklı alanlarda sergilediği oyunculuk performanslarıyla dikkat çeken bir isim. Fakat o sadece sahne veya kamera karşısında değil, buralardaki hak mücadelesinde de aktif. Kendisiyl...
000
Özgür Yılgür @ozguryilgur.bsky.social · 30/04/2025
İşçi sınıfı şarkılarından bir seçki yapıp hikayelerini anlattım. Yaşasın 1 Mayıs!
000
Reposted by Özgür Yılgür
Fayn @fayn.press · 30/04/2025
1 Mayıs için çalma listeniz bizden. @ozguryilgur.bsky.social emeğin şarkılarını ve hikâyelerini yazdı.
fayn.press
1 Mayıs: Emeğin şarkıları
Dayanışma, mücadele ve yeşeren umutlar… 1 Mayıs’ın temsil ettiği değerlerin sac ayağını oluşturan kavramlar bunlar. İşte bu kavramları notalarla perçinleyen, emeği melodilerle kaynatan onlarca şarkı v...
053
Özgür Yılgür @ozguryilgur.bsky.social · 21/04/2025
Bu röportajı eylemlerin ilk günlerinde yapmıştık. Umut'un kısa filmi, "Dilan Hakkında Konuşmalıyız" üzerinden, Türkiye'de genç olma meselesine odaklanmıştık. Bugün olsa daha da derinleşirdi konuştuklarımız eminim. Röportaj bir süredir @fayn.press'te yayında. www.fayn.press/okuduk-da-ne...
fayn.press
“Okuduk da ne oldu?” sorusunun sinemadaki cevabını arayan yönetmen: Umut Şilan Oğurlu
Üretmekte zorlanmak ve belirsizlik, Türkiye’deki gençlerin temel ortak dertlerinden bazıları. “Dilan Hakkında Konuşmalıyız” tam da bu problemlere odaklanıyor. Mocumentary, yani sahte belgesel tarzında...
021
Reposted by Özgür Yılgür
DİSK Basın-İş @diskbasinis.org · 09/04/2025
Saraçhane protestolarını takip ettiği için hakkında dava açılan gazetecilerin yanındayız! Açıklamanın tamamı 👇🏽 www.diskbasinis.org/2025/04/09/s...
diskbasinis.org
Saraçhane protestolarını takip ettiği için hakkında dava açılan gazetecilerin yanındayız! - DİSK Basın-İş
Saraçhane protestolarını takip ettikleri gerekçesiyle 24 Mart’ta ev baskınıyla gözaltına alınan, 25 Mart’ta tutuklanıp 27 Mart’ta tahliye edilen Now TV muhabiri Ali Onur Tosun, AFP muhabiri Yasin Akgü...
0115
Özgür Yılgür @ozguryilgur.bsky.social · 08/04/2025
Bir hayalet dolaşıyor.
030