evrensel.net
Ödenmeyen mesai, mobbing, düşük ücret: Mücadelenin ‘deadline’ı geldi de geçiyor
Bir petrokimya fabrikasından beyaz yakalı bir işçi
İstanbul – Merhaba Evrensel okurları. Ben petrokimya fabrikasında çalışan beyaz yakalı bir işçiyim. Esasında işçiler arasında beyaz ve mavi diye bir ayrımın olduğunu düşünmüyorum. Ama ‘beyaz yaka’ denen emekçi kesiminin bazı özgün koşullarından bahsetmek için bu tabiri kullanmak durumundayım.
Üniversite mezunu ortalama bir beyaz yakalının macerası sınıf birincisi, parlak öğrenci yıllarında başlıyor. Emekçi ailelerin işçiliğin çıkmazlarından ve bitmeyen yoksulluktan yorulduğu, “Çocuğum okusun da kurtulsun” diyerek ellerindeki tüm imkanları seferber ettiği, okuldaki öğretmenlerinin de teşvik ettiği yıllar... Bu yıllarda bir üniversite hedefi, üniversite sonrasına dair ise büyük, ‘kurumsal’ şirketlerde iş, refah ve zenginlik dolu bir hayatın hayali vardır. Yani beyaz yakalı emekçi; sistemle ücret ve yaşam koşullarının pazarlığını, tek taraflı olarak eğitim hayatı boyunca yapmaya başlar. Çünkü üniversite okumak iyi yaşam koşulları ve iyi bir ücret için yeterlidir/yeterli olmalıdır!
Gerçeklik bunun neresinde?
Beyaz yakalı emekçiler, elbette ‘mavi yakalarla’ kıyaslandığında daha iyi koşullara sahip. Ancak son yıllarda reel ücretleri giderek düşüyor, çalışma koşulları ağırlaşıyor. Bir beyaz yaka beden gücüne dayalı iş yapmasa da stres, mobbing, bitmeyen iş yükü, uzun çalışma saatleri, kötüleşen yaşam şartları peşini bırakmıyor. Tüm bunlar beyaz yakalı emekçileri başta psikolojik olmak üzere ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya bırakıyor. Özel üniversitelerin mantar gibi çoğalmasıyla patlayan üniversite mezunu emekçi arzı, artan işsizlik yani yedek iş gücü ordusu patronların elinde düşük ücret dayatmanın aracı oluyor. Örneğin TMMOB’ye bağlı Makina Mühendisleri Odasının son araştırmasına göre mühendislerin yüzde 70’i yoksulluk sınırının altında ücrete çalışıyor.
Sefalet koşullarına ‘aile’ kılıfı
Tüm bu sorunların diğer yanı ise bu koşullara dair programlı bir rıza inşası ve sistematik baskı. Eğitim hayatı boyunca refah dolu bir hayat vadedilmiş beyaz yaka adayına, iş hayatında da aynı vaatler ağır çalışma koşullarına katlanması için sunuluyor. Bunun pek çok biçimi var. Örneğin karşılığı ödenmeyen fazla mesailer, evden çalıştırmalar, tamamlanamayacak kadar iş yükü... Tüm bunların üstü ‘İleride alacağı daha büyük sorumluluklara ve ünvanlara hazırlama’ denerek kapatılıyor. Bu işçilere özel düzenlenen şirket yemekleriyle, yılbaşı etkinlikleriyle yönetimin bir parçası olduğu hissettiriliyor. Ancak bu “sıcak aile” tavrı işçi ücretine zam istediğinde, ünvan talep ettiğinde yok oluyor. Küçülme politikası olduğunda bu büyük ‘aileden’ “kapı orada o zaman” denerek atılıyor. Benim çalıştığım fabrika gibi sendikalı iş yerlerinde toplu sözleşmelere Anayasa’da karşılığı olmayan “kapsam dışı” maddesi eklenerek beyaz yakalıların sendikalarda örgütlenme hakları hem işveren hem de sendikal bürokrasi tarafından gasbediliyor.
Çıkış yolları tıkanıyor
Hayatı boyunca öne çıkan bireysel özellikleri ve becerileri ile bir yere gelmiş bu emekçi kesim, haliyle bu sorunlarla karşılaştığında bireysel bir yol bulmaya çalışıyor. İş değiştirmek, yurt dışına çıkış yolları aramak, terfi almaya çalışmak, başka eğitimler ile kendine ‘pazarlanabilir’ özellikler eklemek vb. çeşitlendirilebilir... Ancak bunların hiçbiri işçinin hayatını garanti altına almıyor. Örneğin birkaç aydır Vestel’in Manisa fabrikasında yaşanan işçi kıyımından müdürler ve üst yöneticiler de nasibini aldı.
Oysa işçi hareketi tarihi bize başka bir yol gösteriyor. Ücret artışı, yeni anayasal haklar, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, çalışma saatlerinin 8 saate düşürülmesi, sendikalaşma, grev, toplu sözleşme hakkı... Bunların tümü, işçilerin örgütlü mücadelelerinin kazanımı. Geçtiğimiz şubat ayında grev yasağına rağmen grevlerini sürdürerek ücretlerini 50-60 bine kadar çıkaran metal işçileri, 44 günlük grevlerini yüzde 92 zamla bitiren DYO işçileri gibi yakın zamandan örnekler de var.
Özetle, bir işçi hayatından farklı bir hayatın hayali bize aile, okul gibi birçok araçla empoze edildi. Ancak yaşam ve çalışma koşullarımız; bize beyaz yakalı emekçilerin ve üniversite öğrencisi beyaz yakalı adaylarının işçi sınıfının bir parçası olduğunu her geçen gün daha fazla hatırlatıyor. Ancak bu kabullenmeyle işçi sınıfının yüzyıllardır deneyimlediği örgütlenme ve mücadele pratiklerini gündemimize alabiliriz. Aksi halde derinleşen ucuz emek rejiminin bize çizdiği yoksulluk, işsizlik ve yoğun sömürü tablosundan çıkışımız pek mümkün görünmüyor.
(Evrensel)